Özel mülkiyetin savunucuları, kapitalist sistemden beslenenlerdir. Bu nedenle onlar, özel mülkiyetin ezeli ve ebedi olduğunu ilan ederler. İnsanlığın ilk anından beri özel mülkiyetin varlığından söz ederek; özel mülkiyeti, insanın doğasına atfederler. Amaçları açıktır ki, özel mülkiyeti kutsayarak, sömürüyü olağanlaştırmak, aklamak ve sömürü düzeninin değişmezliğini ortaya koymaktır. Oysa tarihsel akış başka bir şey söyler. Özel mülkiyet ne ezeli ne de ebedidir.
İnsanlığın erken dönemlerinde, üretim araçlarının gelişmemiş
oluşu ve emek üretkenliğinin düşüklüğü, toplumsal mülkiyeti zorunlu kılıyordu.
İnsanlığın geleceği ise daha ileri düzeyde bir toplumsal mülkiyete işaret
ediyor. Çünkü üretim araçlarının alabildiğine gelişmesi ve emek üretkenliğinin
devasa artışı, daha ileri düzeyde bir toplumsal mülkiyetin maddi zeminini
yaratmaktadır.
Bu sahiplik bireysel değil, topluluk dolayımıyla gerçekleşir. Çünkü insan ancak, bir topluluğun üyesi olarak var olabilir; üretir, tüketir ve varlığını sürdürür. Bir grup olarak hareket ettiklerinde hayatta kalabilir, türlerinin devamını sağlayabilirler. Özcesi insanın varlığı, ortak yaşamalarına, ortak üretmelerine ve paylaşmalarına bağlıdır. Dolayısıyla mülkiyette, bu topluluk üzerinden bir anlam kazanır. Varlıklarını yeniden ürettikleri üretim araçları ve toprak topluluğun mülkiyetinde olduğu için bireyin mülkiyetindedir. Henüz koşullar, üretim araçlarının ve toprağın özel mülkiyetine olanak tanımaz.
Emek üretkenliği henüz yeterince gelişmediği bu dönemde üretim, doğrudan tüketim için yapılıyordu. Çünkü her topluluk, kendi topluluk varlıklarını sürdürmeye yeter düzeyde ürün üretebiliyordu. Üretilen ürünün değişimi henüz söz konusu değildi. Zamanla üretim araçlarının gelişmesi ve emek üretkenliğinin artışıyla birlikte topluluk artık kendi ihtiyacından fazlasını üretir oldu. Bu fazlalık, topluluklar arasında ürün değişimini ortaya çıkardı. Topluluk değişim için üretmeye yöneldi. Değişim için üretim; zamanla, bireysel üretimin de önünü açtı. Böylece ortak mülkiyet, çözülmeye başladı ve özel mülkiyetin maddi temelleri atıldı.
Üretim araçlarının özel mülkiyetinin ortaya çıkmasında değişim için üretimin önemi büyüktür. İlkin meta değişimi; gruplar, kabileler arasında gerçekleşti. Bu değişimi yapanlar; grubun ileri gelenleri ve kabile şefleriydi. Bunlar giderek, üretilen zenginliği kendi mülkleri haline getirdiler. Zamanla da, değişimi yapanların mülkiyet hakkı; toplum tarafından kabul edilir hale geldi, meşruluk kazandı. Böylece, üretim araçlarının özel mülkiyeti oluştu. Üretim araçlarının özel mülkiyetiyle, gruplar içerisinde kendi gereksinmesini üretebilen aileler ortaya çıktı. Aileler, üretim araçlarının sahibi olarak; ürettiklerinin de sahibi oldular. Bu süreçte, toprağın ortak mülkiyeti bir süre daha kendisini korudu. Zaman, özel mülkiyetin gelişmesi doğrultusunda hızla ilerlerken; çeşitli topluluklar, kabile ya da köy komünleri (birbirinden biraz farklı yol izlese de) özel mülkiyetle tanıştı. Bu aynı zamanda, sınıfsız toplumlardan, sınıflı topluma geçiştir.
Sınıflı toplumla birlikte üretim araçları özel mülkiyeti daha belirgin hale gelir. Köleci toplumda üretim araçları, toprak ve üretim aracı olan köle, köle sahibine aittir ve onun mülkiyetindedir. Feodal toplumda da, toprak beyleri toprağın sahibidir ve mülkiyeti, beye aittir. Bununla birlikte, toplumlarda kendine yeter küçük üreticiler de (köylüler ve zanaatçılar) vardır. Küçük üretici köylüler, üretim aracı sahibidirler. Ne var ki onlar da toprak dolayımıyla beye bağımlıdırlar. Ama üretim aracı sahibi olarak, kendileri için ayrılan toprakta; üretim araçlarını kendi emekleriyle harekete geçirir ve kendileri için üretirler. Emekleri henüz üretim araçlarından ayrılmamıştır. Doğrudan üreticiler dediğimiz bu kesim, henüz üretim araçlarından kopmamıştır.
Kapitalist üretim biçiminin gelişmesiyle birlikte, üretim araçlarından kopmamış olan doğrudan üreticiler, baskıya ve zora dayalı olarak üretim araçlarından koparılır, mülksüzleştirilir. Mülksüzleşen emekçiler, yaşamlarını sürdürebilmek için emek güçlerini satmak zorunda kalır. Satabilecekleri tek şey olan, emek güçleriyle emek pazarının yolunu tutarlar. Çünkü üretim araçları ellerinden alınmıştır ve artık, kendileri için üretecek durumda değildirler. Emek güçlerinden başka satacak şeyleri olmayan bu kişiler artık işçidir. Tarih onları işçi olarak damgalamıştır ve tarih, sözünü söylemiştir: Bundan böyle, doğrudan üreticilerin özel mülkiyetinin yerini; “ücretli-emeğin sömürülmesine dayanan, kapitalist özel mülkiyet alır.”(2) Doğrudan üreticilerin bu zora dayalı mülksüzleştirilmeleri; korkunç ıstırabın, acının ve yeni köleleşmenin hikâyesidir ve “insanlık tarihine, kandan ve ateşten harflerle yazılmıştır.”(3) Doğrudan üreticileri, işçi durumuna getiren bu süreç; onların üretim araçlarını da sermaye haline getirmiştir. Aynı zamanda, yeni mülk sahibi olan kapitalist sınıfı da ortaya çıkarmıştır. Bu mülksüzleşme süreci, her ülkenin özgün koşullarına göre farklılık göstermiş; farklı yer ve zamanda farklı biçimde gerçekleşmiştir.
Kapitalist üretimin gelişme ilerler ve üretim araçları, kapitalistlerin ellerinde toplanarak merkezileşir. Emek ise giderek toplumsallaşır. Emeğin toplumsallaşması* ve üretim araçlarının merkezileşmesi, mülkiyetin kapitalist karakteri çelişkiye düşer. Üretimin toplumsal karakteri ile mülkiyetin özel karakteri arasında, derin bir çelişki oluşur. Kapitalist özel mülkiyet, toplumsal gelişmenin önünde engel haline gelir. Aynı süreç, bu engeli aşacak özneyi de yaratır. Bu özne, işçi sınıfıdır.
Üretim içerisinde örgütlenen ve sayıca büyüyen, ortak deneyimler biriktiren işçi sınıfı bu çelişkinin taşıyıcısıdır. Yoksulluk, işsizlik ve baskı koşulları altında biriken hoşnutsuzluk, sınıf mücadelesini keskinleştirir. Kapitalist sınıf ile işçi sınıfı arasındaki uzlaşmazlık, giderek daha fazla görünür olur. Örgütlü işçi sınıfının başkaldırıları artar, genişler. Emeğin giderek toplumsallaşmasıyla çelişkiye düşen kapitalist üretme biçimine, son sözü söyleyecek olan işçi sınıfıdır. Marx’ın ifadesiyle: “Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, en sonunda, bunların kapitalist kabuklarıyla bağdaşamadıkları bir noktaya ulaşır. Böylece kabuk parçalanır. Kapitalist özel mülkiyetin çanı çalmıştır. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilirler.” Bir zamanlar, kendi emeğiyle geçinenleri mülksüzleştiren kapitalistlerin, bu kez kendileri mülksüzleştirilir: "Mülksüzleştirenler, mülksüzleştirilirler."(4)
Bu mülksüzleştirme, kapitalist özel mülkiyetin kaldırılmasıdır. Bu mülksüzleştirme, üretim araçlarının bir sömürücü sınıftan diğerine devri değil; üretim araçlarının toplumun ortak mülkiyetine geçişidir. Yani sömürüsüz ve sınıfsız bir topluma doğru tarihsel bir sıçramadır.
Sonuç olarak, mülkiyet başlangıçta toplumsal karakter taşır. Özel mülkiyet, tarihsel olarak ortaya çıkmış, gelişerek farklı biçimler almıştır. Kapitalizmle birlikte, mülkiyetin ileri biçimi olan kapitalist özel mülkiyet biçimini almıştır. Kapitalist özel mülkiyet, doğrudan üreticinin yani emekçinin, özel mülkiyetinin yıkımı üzerinde boy vermiştir. Ne var ki bu mülkiyet biçimi de, kendi sonunun maddi koşullarını üretir. Üretimin giderek toplumsallaşmasıyla; mülkiyetin özel karakteri arasında çelişki giderek derinleşir. Bu çelişki, kapitalist özel mülkiyeti tarihsel olarak aşılabilir kılar. Bu nedenle kapitalist özel mülkiyet, tarihseldir, geçicidir.
*Emeğin toplumsallaşmasında, üretilen metada tekil işçinin bireysel emeği görünmez. Çünkü üretilen ürünün son hali; bütün işçilerin, yani kollektif işçinin emeğinin ürünüdür.
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder