Özel
mülkiyetin savunucuları, kapitalist sistemden beslenenlerdir. Bu nedenle onlar,
özel mülkiyetin ezeli ve ebedi olduğunu ilan ederler. İnsanlığın ilk anından
beri özel mülkiyetin varlığından söz ederek; özel mülkiyeti, insanın doğasına
atfederler. Amaçları açıktır ki, özel mülkiyeti kutsayarak, sömürüyü
olağanlaştırmak, aklamak ve sömürü düzeninin değişmezliğini ortaya koymaktır.
Oysa tarihsel akış başka bir şey söyler. Özel mülkiyet ne ezeli ne de ebedidir.
İnsanlığın
erken dönemlerinde, üretim araçlarının gelişmemiş oluşu ve emek üretkenliğinin
düşüklüğü, toplumsal mülkiyeti zorunlu kılıyordu. İnsanlığın geleceği ise daha
ileri düzeyde bir toplumsal mülkiyete işaret ediyor. Çünkü üretim araçlarının
alabildiğine gelişmesi ve emek üretkenliğinin devasa artışı, daha ileri düzeyde
bir toplumsal mülkiyetin maddi zeminini yaratmaktadır.
Mülkiyet
her şeyden önce, insanın doğayla kurduğu üretim ilişkisi üzerinden
kavranmalıdır. İnsan, doğayla kurduğu ilk ilişkide, onu kendisinden ayrı
görmez; zira doğa onun için kendi varlığının yaşamsal uzantısıdır. Yaşamını
sürdürebilmek için gerekli olan geçim nesnelerini doğadan karşılarken;
kullandığı alet ve işlediği toprak kendine ait olarak görünür. Kendi
varlığından ayrılmaz. Üretim aletleri kendi organlarının parçası, kendi
dışındaki ortam da kendi varlığının devamı gibidir. Kendisini kendi dışındaki
doğadan ayırt edemez. Kendi dışındakilere kendinden olarak yaklaşır, kendi
mülkü gibi sahip çıkar. “öyleyse mülkiyet, başlangıçta, insanın kendi üretim
koşullarına kendi mülkü olarak kendi varlığının ön koşulları olarak
davranmasından, bu koşullara insanın kendisinin doğal koşulları ve kendi
bedeninin uzantısı olarak davranmasından başka bir şey değildir.” [1]
Toprak bedeninin bir uzantısı, üretim aletleri ise onun organları gibidir.
Mülkiyet ilkin, insanın kendinden olana sahip çıkmasıdır.
Bu
sahiplik bireysel değil, topluluk dolayımıyla gerçekleşir. Çünkü insan ancak,
bir topluluğun üyesi olarak var olabilir; üretir, tüketir ve varlığını
sürdürür. Bir grup olarak hareket ettiklerinde hayatta kalabilir, türlerinin
devamını sağlayabilirler. Özcesi insanın varlığı, ortak yaşamalarına, ortak
üretmelerine ve paylaşmalarına bağlıdır. Dolayısıyla mülkiyette, bu topluluk
üzerinden bir anlam kazanır. Varlıklarını yeniden ürettikleri üretim araçları
ve toprak topluluğun mülkiyetinde olduğu için bireyin mülkiyetindedir. Henüz
koşullar, üretim araçlarının ve toprağın özel mülkiyetine olanak tanımaz.
Emek
üretkenliği henüz yeterince gelişmediği bu dönemde üretim, doğrudan tüketim
için yapılıyordu. Çünkü her topluluk, kendi topluluk varlıklarını sürdürmeye
yeter düzeyde ürün üretebiliyordu. Üretilen ürünün değişimi henüz söz konusu
değildi. Zamanla üretim araçlarının gelişmesi ve emek üretkenliğinin artışıyla
birlikte topluluk artık kendi ihtiyacından fazlasını üretir oldu. Bu fazlalık,
topluluklar arasında ürün değişimini ortaya çıkardı. Topluluk değişim için
üretmeye yöneldi. Değişim için üretim; zamanla, bireysel üretimin de
önünü açtı. Böylece ortak mülkiyet, çözülmeye başladı ve özel mülkiyetin maddi
temelleri atıldı.
Üretim
araçlarının özel mülkiyetinin ortaya çıkmasında değişim için üretimin önemi
büyüktür. İlkin meta değişimi; gruplar, kabileler arasında gerçekleşti. Bu
değişimi yapanlar; grubun ileri gelenleri ve kabile şefleriydi. Bunlar giderek,
üretilen zenginliği kendi mülkleri haline getirdiler. Zamanla da, değişimi
yapanların mülkiyet hakkı; toplum tarafından kabul edilir hale geldi, meşruluk
kazandı. Böylece, üretim araçlarının özel mülkiyeti oluştu. Üretim araçlarının
özel mülkiyetiyle, gruplar içerisinde kendi gereksinmesini üretebilen aileler
ortaya çıktı. Aileler, üretim araçlarının sahibi olarak; ürettiklerinin de
sahibi oldular. Bu süreçte, toprağın ortak mülkiyeti bir süre daha kendisini
korudu. Zaman, özel mülkiyetin gelişmesi doğrultusunda hızla ilerlerken;
çeşitli topluluklar, kabile ya da köy komünleri (birbirinden biraz farklı yol
izlese de) özel mülkiyetle tanıştı. Bu aynı zamanda, sınıfsız toplumlardan,
sınıflı topluma geçiştir.
Sınıflı
toplumla birlikte üretim araçları özel mülkiyeti daha belirgin hale gelir.
Köleci toplumda üretim araçları, toprak ve üretim aracı olan köle, köle
sahibine aittir ve onun mülkiyetindedir. Feodal toplumda da, toprak beyleri
toprağın sahibidir ve mülkiyeti, beye aittir. Bununla birlikte,
toplumlarda kendine yeter küçük üreticiler de (köylüler ve zanaatçılar) vardır.
Küçük üretici köylüler, üretim aracı sahibidirler. Ne var ki onlar da toprak
dolayımıyla beye bağımlıdırlar. Ama üretim aracı sahibi olarak, kendileri için
ayrılan toprakta; üretim araçlarını kendi emekleriyle harekete geçirir ve
kendileri için üretirler. Emekleri henüz üretim araçlarından ayrılmamıştır. Doğrudan
üreticiler dediğimiz bu kesim, henüz üretim araçlarından kopmamıştır.
Kapitalist
üretim biçiminin gelişmesiyle birlikte, üretim araçlarından kopmamış olan
doğrudan üreticiler, baskıya ve zora dayalı olarak üretim araçlarından
koparılır, mülksüzleştirilir. Mülksüzleşen emekçiler, yaşamlarını sürdürebilmek
için emek güçlerini satmak zorunda kalır. Satabilecekleri tek şey olan, emek
güçleriyle emek pazarının yolunu tutarlar. Çünkü üretim araçları ellerinden
alınmıştır ve artık, kendileri için üretecek durumda değildirler. Emek
güçlerinden başka satacak şeyleri olmayan bu kişiler artık işçidir. Tarih
onları işçi olarak damgalamıştır ve tarih, sözünü söylemiştir: Bundan böyle,
doğrudan üreticilerin özel mülkiyetinin yerini; “ücretli-emeğin sömürülmesine
dayanan, kapitalist özel mülkiyet alır.” [2]
Doğrudan üreticilerin bu zora dayalı mülksüzleştirilmeleri; korkunç ıstırabın,
acının ve yeni köleleşmenin hikâyesidir ve “insanlık tarihine, kandan ve ateşten
harflerle yazılmıştır.” [3]
Doğrudan üreticileri, işçi durumuna getiren bu süreç; onların üretim araçlarını
da sermaye haline getirmiştir. Aynı zamanda, yeni mülk sahibi olan kapitalist
sınıfı da ortaya çıkarmıştır. Bu mülksüzleşme süreci, her ülkenin özgün
koşullarına göre farklılık göstermiş; farklı yer ve zamanda farklı biçimde
gerçekleşmiştir.
Kapitalist
üretimin gelişme ilerler ve üretim araçları, kapitalistlerin ellerinde
toplanarak merkezileşir. Emek ise giderek toplumsallaşır. Emeğin
toplumsallaşması* ve üretim araçlarının merkezileşmesi, mülkiyetin kapitalist
karakteri çelişkiye düşer. Üretimin toplumsal karakteri ile mülkiyetin özel
karakteri arasında, derin bir çelişki oluşur. Kapitalist özel mülkiyet,
toplumsal gelişmenin önünde engel haline gelir. Aynı süreç, bu engeli aşacak
özneyi de yaratır. Bu özne, işçi sınıfıdır.
Üretim
içerisinde örgütlenen ve sayıca büyüyen, ortak deneyimler biriktiren işçi
sınıfı bu çelişkinin taşıyıcısıdır. Yoksulluk, işsizlik ve baskı koşulları
altında biriken hoşnutsuzluk, sınıf mücadelesini keskinleştirir. Kapitalist
sınıf ile işçi sınıfı arasındaki uzlaşmazlık, giderek daha fazla görünür olur.
Örgütlü işçi sınıfının başkaldırıları artar, genişler. Emeğin giderek
toplumsallaşmasıyla çelişkiye düşen kapitalist üretme biçimine, son sözü
söyleyecek olan işçi sınıfıdır. Marx’ın ifadesiyle: “Üretim araçlarının
merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, en sonunda, bunların kapitalist
kabuklarıyla bağdaşamadıkları bir noktaya ulaşır. Böylece kabuk parçalanır.
Kapitalist özel mülkiyetin çanı çalmıştır. Mülksüzleştirenler
mülksüzleştirilirler.” Bir zamanlar, kendi emeğiyle geçinenleri mülksüzleştiren
kapitalistlerin, bu kez kendileri mülksüzleştirilir: "Mülksüzleştirenler,
mülksüzleştirilirler." [4]
Bu
mülksüzleştirme, kapitalist özel mülkiyetin kaldırılmasıdır. Bu
mülksüzleştirme, üretim araçlarının bir sömürücü sınıftan diğerine devri değil;
üretim araçlarının toplumun ortak mülkiyetine geçişidir. Yani sömürüsüz ve
sınıfsız bir topluma doğru tarihsel bir sıçramadır.
Sonuç
olarak, mülkiyet başlangıçta toplumsal karakter taşır. Özel mülkiyet, tarihsel
olarak ortaya çıkmış, gelişerek farklı biçimler almıştır. Kapitalizmle
birlikte, mülkiyetin ileri biçimi olan kapitalist özel mülkiyet biçimini
almıştır. Kapitalist özel mülkiyet, doğrudan üreticinin yani emekçinin, özel
mülkiyetinin yıkımı üzerinde boy vermiştir. Ne var ki bu mülkiyet biçimi de,
kendi sonunun maddi koşullarını üretir. Üretimin giderek toplumsallaşmasıyla;
mülkiyetin özel karakteri arasında çelişki giderek derinleşir. Bu çelişki,
kapitalist özel mülkiyeti tarihsel olarak aşılabilir kılar. Bu nedenle
kapitalist özel mülkiyet, tarihseldir, geçicidir.
*Emeğin
toplumsallaşmasında, üretilen metada tekil işçinin bireysel emeği görünmez.
Çünkü üretilen ürünün son hali; bütün işçilerin, yani kollektif işçinin
emeğinin ürünüdür.
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder