Kapitalizm
öncesi, kölelik ve serflik ilişkilerinin olduğu üretim biçimlerinde; köleler ve
köylüler (serfler), üretim sürecine doğrudan baskı ve zor altında katılırdı. Bu
toplumlarda, üretim ilişkisini belirleyen temel unsur, üreticinin köleliği ve
kişisel bağımlılığıydı. Kapitalist üretim biçimine geçişle birlikte üreticiler,
kölelik ve kişisel bağımlılık ilişkisinden kurtulmuş; hukuken emek güçlerinin
sahibi olan “özgür” bireyler haline gelmiştir. Ne var ki bu özgürlük, geçim
araçlarından yoksun olarak, emek gücünü satma zorunluluğuyla birlikte ortaya
çıkmıştır.
Köleci
toplumlarda köle sahipleri; bütün üretim araçlarının sahibi oldukları gibi,
üretime kattıkları kölelerin de sahibiydiler. Köleler, bütün bedenleri ve emek
güçleriyle birlikte; sahiplerine aittiler ve sıradan bir meta gibi alınıp
satılabilirlerdi. Kendi yaşamları ve gelecekleri üzerinde hiçbir tasarruf
hakkına sahip değillerdi. Köle sahibinin, denetimi ve gözetimi altında
yaşamlarını sürdürür, üretim sürecine diğer üretim araçlarının bir uzantısı
olarak katılırlardı. Herhangi bir üretim aracından farkları yoktu. Zaten insan
olarak da görülmezlerdi. Öyle ki Antik Roma’da onları, diğer üretim
araçlarından ayırmak için “konuşan” alet olarak tanımlanmışlardı.
