17 Haziran 2026 Çarşamba

İşçinin Tükenişi: Kapitalistin Kâr Hırsı mı, Sermayenin Zorunluluğu mu?

Kapitalist üretim biçiminde işçilerin, uzun çalışma saatlerine zorunlu bırakılması, aşırı çalıştırılmaları, çalışma koşullarının sağlığı bozacak biçimde örgütlenmesi ve bunların sonucunda erken yaşta hayattan koparılmaları yaygın bir durumdur. Bu durum, çoğu zaman bireysel kapitalistin kâr hırsıyla, açgözlülüğüyle ve doymak bilmeyen kazanma arzusuyla açıklanmaya çalışılır. Sömürünün sınır tanımayan ve işçi yaşamını hiçe sayan bu yönü; kapitalistin kötülüğüne, hırsına ya da doymak bilmez kâr arzusuna bağlanır. Oysa sorun, tek tek kapitalistlerin bireysel hırslarından, iyi ya da kötü olmalarından, doymak bilmezliklerinden ziyade; kapitalist üretim biçiminin kendi iç işleyişinden kaynaklanmaktadır. 

Kapitalist üretim biçiminde her sermayenin varlık koşulu, sürekli olarak kendisini yeniden üretmesine bağlıdır. Bu nedenle sermayenin bütün dürtüsü, yönelimi kendisini büyütecek olan artı değere ulaşmaktır. Her bireysel sermaye, bu amaçla üretim sürecine girer; ancak bu süreçten değerlenmiş olarak çıkması, sermayenin rekabet koşullarındaki durumuna bağlıdır. Zira rekabet baskısı altında her sermaye, maliyeti düşürmek ve üretim sürecinde daha fazla artı değer çekmek zorundadır. Bu zorunluluk sermayeyi, canlı emeği daha yoğun sömürerek; kendisini büyütecek olan daha fazla artı değer yaratmaya yöneltir. Çünkü sermayenin varlığı, sürekli olarak artı değer yoluyla kendisini genişletmesine bağlıdır: “Sermaye ölü emektir, ve ancak vampir gibi canlı emeği emmekle yaşayabilir, ve ne kadar çok emek emerse, o kadar çok yaşar.” [1] 


Bu zorunluluk, sermayenin kişileşmiş hali olan Kapitalistin davranışlarında kendisini gösterir. Kapitalist, sermayesinin rekabetçi koşullarda varlığını sürdürebilmesi ve değerlenmesi için; artı değerin para biçimi olan kâr elde etme zorunluluğu doğrultusunda hareket eder. Zira sermayenin değerlenmesi, yalnızca sermayenin değil; kapitalistin, kapitalist olarak varlığını sürdürebilmesinin de koşuludur. Çünkü ekonomik kategori olarak kapitalistin, kapitalist olarak varlığı; sermayenin varlığına bağlıdır. Marx’ın da belirttiği gibi “kapitalist olarak o, ancak kişileşmiş bir sermayedir. Onun ruhu sermayenin ruhudur.” [2] Dolayısıyla kapitalistin iradesi, sermayenin kendi varlığını sürdürme ve genişleme zorunluluğunun bir yansıması olarak ortaya çıkar. Bu nedenle kapitalistin davranışlarını, yalnızca onun bireysel tercihleri ya da kişisel özellikleri üzerinden açıklamak; sermayenin hareket yasalarını gözden kaçırmaktan başka bir sonuç üretmez.

Sermayeler arası rekabet ortamında, kâra ve artı kâra ulaşmak hiç de kolay bir şey değildir. Bunun için emek üretkenliğinin artırılması, işçilerin daha yoğun çalıştırılması, ücretlerin baskılanması ve üretim maliyetlerinin düşürülmesi gerekir. Bu gereklilikler, kapitalist üretim sürecinin rekabet baskısı altında ortaya çıkar. Ne var ki kârı artıran bu yolların tamamı, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarını olumsuz yönde etkiler. Bu süreçte, kapitalistin işçinin sağlığına ve yaşam koşullarına ilgisi, sermayenin değerlenme ihtiyacı doğrultusunda şekillenir. Bu yüzden kişileşmiş sermaye olan kapitalistin işçinin sağlığına, yaşam koşullarına ve hatta ömrünün uzunluğuna yönelik ilgisizliği, öncelikle kapitalist üretim biçiminin kendisinden kaynaklanır.

Özcesi kapitalistleri bu doğrultuda davranmaya iten temel etken, sermayeler arasındaki kâra ulaşma zorunluluğu ve bu uğurda verdikleri rekabettir. Her bir sermaye, sadece bu rekabet baskısıyla hareket eder. Bu nedenle de, işçi sağlığı ve yaşamı açısından sermayeler için, kendi aralarındaki rekabetin dışında gerçek anlamda bir sınırlayıcı güç bulunmaz. Zira “sermaye toplumun koyduğu zorunluluklar olmaksızın işçinin sağlığına karşı da yaşayacağı ömrün uzunluğuna karşı da vurdumduymazdır.” [3] Bu vurdumduymazlık, sermayenin hareket yasalarından kaynaklanır ve kişileşmiş sermaye olan kapitalistin davranışlarında yansımasını bulur.

Bu gerçeklikle kapitalist, emek gücünün kullanma yoğunluğunu azami düzeyde artırarak; işçinin zamanından önce yıpranmasına ve tükenmesine yol açar. Kapitalist açısından işçinin tükenmesi,  üretim sürecinde tüketilen bir makinenin aşınmasından farklı değildir. Ancak bir farkla ki, makinelerin aşınması değer olarak yeni ürüne aktarılır ve kapitalist, bu değeri meta satışıyla geri alır. İşçinin tükenmesi ise, kapitalist açısından yalnızca yeni emek gücü ihtiyacı ortaya çıkarır. Başka bir deyişle, tükenen işçinin yerine yeni işçi ihtiyacı ortaya çıkarır ki, bu ihtiyaç da emek pazarından karşılanır. Emek pazarı işçilerle dolu olduğu sürece, işçinin tükenmesinde kapitalisti kaygılandıracak hiçbir yan yoktur. Zira çalışma gücünü kaybederek, tükenen işçilerin yerini rahatlıkla yenileri alabilir. Böylece kapitalist açısından, işçinin sağlığı ve giderek yaşamı; ikincil bir sorun olarak kalır.

Kapitalistin kâr yolunda işçinin yaşamına karşı ilgisizliğini, bireysel hırsıyla, iyi ya da kötü olması ya da doymak bilmezliği ile açıklamak bu nedenle yanıltıcıdır. Zira kapitalist üretim biçimi, kapitalistleri de sermayeler arası rekabetin ortaya çıkardığı belirli zorunluluklara tabi tutar. Marx’ın da belirtiği gibi “ama işlere bütünüyle bakılırsa, bütün bunlar gerçekten de tek tek kapitalistlerin, iyi ya da kötü niyetine bağlı şeyler değildir. Serbest rekabet, kapitalist üretim içinde yatan yasaları, tek tek her kapitalist üzerinde güce sahip zorlayıcı dış yasalar olarak ortaya çıkarır.” [4]

Bu nedenle ücretlerin baskılanmasını, işçilerin aşırı sömürülmesini, çalışma saatlerinin uzatılmasını ve emek gücünü fiziksel sınırlarına kadar zorlanmasını yalnızca, bireysel aç gözlülükle, hırsla açıklamak yetersizdir. Kapitalistin kişisel karakteri, kişisel tercihleri belirli farklılıklar yaratabilse de, kapitalist üretim biçiminin bu temel eğilimini değiştirmez. Belirleyici olan, kapitalist üretim biçiminin rekabetçi yapısı ve sermaye birikiminin zorunluluklarıdır. Rekabet baskısı altında hareket eden her bireysel kapitalist, daha fazla kâr elde etmek için maliyeti düşürmeye ve üretimi olabildiğince artırmaya yönelir. Bu yönelim ise işçilerin daha yoğun çalıştırılması, çalışma sürelerinin uzatılması ve çalışma koşullarının ağırlaştırılması olarak ortaya çıkar. Bu nedenle iş kazaları, meslek hastalıkları, uzun çalışma saatleri, düşük ücretler ve güvencesizlik bu üretim biçiminde bir sapma değil; kapitalist üretim biçiminin ve üretim ilişkilerinin sürekli olarak yeniden ürettiği zorunlu bir sonuçtur.

Kapitalizmin tarihsel gelişimi de bunu göstermektedir. Kapitalizmin erken dönemlerinde çocuk emek gücünün yaygın olarak kullanılması, on iki ile on altı saati bulan; kimi zaman bunu da aşan çalışma süreleri, madenlerde fabrikalarda yaşanan kitlesel işçi ölümleri, sermayenin kâr uğruna işçinin sağlığını ve yaşamını ikincil gördüğünü ortaya koymaktadır. Erken dönemin fabrika mevzuatları ve işçi sağlığı ve iş güvenliğine ilişkin düzenlemeler ise sermaye tarafından; üretim maliyetlerini artıran ve kâr elde etme olanaklarını sınırlayan müdahaleler olarak görülmüştür. Bu nedenle, emek lehine olan düzenlemelere karşı büyük direnç geliştirilmiştir. Öyle ki küçük bir harcamayla önlenebilecek, meslek hastalıkları ve iş kazaları dahi, sermayenin kâr dürtüsü ve zorunluluğu karşısında göz ardı edilmiştir. Elbette bu tutum, sadece kapitalizmin erken dönemine özgü bir durum değildir. Günümüzde de benzer biçimlerde varlığını sürdürmektedir.

Dolayısıyla işçilerin maruz kaldığı aşırı çalışma, güvencesizlik, yıpranma; bireysel kapitalistlerin tutumlarından değil, kapitalist üretim biçiminin kendisinden kaynaklanmaktadır. Sorunun ana kaynağı tek tek kapitalistler değil, sömürüyü sürekli olarak yeniden üreten kapitalist üretim biçimidir. Bu nedenle işçi sınıfının mücadelesi, yalnızca tek tek kapitalistlere karşı hak arayışıyla sınırlı kalamaz. Hak mücadelesi yürütülürken, sömürü koşullarını sürekli olarak yeniden üreten; kapitalist üretim biçiminin aşılmasına da yönelmek zorundadır.

 



[1] Karl Marx, Kapital Cilt I, Sol Yayınları, s. 247.

[2] Karl Marx, Kapital Cilt I, Sol Yayınları, s. 247.

[3] Karl Marx, Kapital Cilt I, Sol Yayınları, s. 283.

[4] Karl Marx, Kapital Cilt I, Sol Yayınları, s. 284.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder