“Emeğin payı”, ilk bakışta uygun ve açıklayıcı bir söylem
gibi görünür. Sanki toplumda, gönüllülük temelinde birlikte üretilen bir toplam
değer vardır. Bu değer, işçilerle kapitalistler ve toplumun diğer kesimleri
arasında bölüşülmektedir. Bu bölüşüm ilişkisi içerisinde de, işçinin aldığı pay
giderek azalırken, kapitalistin aldığı pay ise giderek artmaktadır. Bu minvalde
bölüşüm ilişkileri üzerinden kurulan yaklaşım; işçinin yaşam koşullarının
kötüleşmesi sorununun özünü gölgede bırakmaktadır. Oysa sorunun özü, yaratılan
değerin nasıl bölüşüldüğünden ziyade, bu değerin hangi toplumsal ilişkiler çerçevesinde
üretildiğidir.
Kapitalist üretim ilişkilerinin temelinde, üretim araçlarının
kapitalist özel mülkiyeti yatar. Bu ilişkide, üretim araçları kapitalistin elindedir.
İşçi ise herhangi bir üretim aracına sahip değildir. Zira tarihsel gelişme
süreci, emeği ücretli emek ve emekçiyi de ücretli işçi durumuna getirerek, üretim
araçlarından koparmıştır. Başka bir deyişle, emekçiyi üretim araçlarından
“özgürleştirerek” işçi kimliğiyle mülksüzleştirmiştir. Aynı tarihsel süreç, işçiyi
üretim araçlarından koparırken; emek gücünü de alınıp satılabilen bir meta
haline dönüştürmüştür. Böylece işçi ancak, metaya dönüşen emek gücünü belirli
bir ücret karşılığında; kapitaliste satarak varlığını sürdürebilir duruma
gelmiştir.
Ücret, işçinin emek gücü değerinin para biçimindeki fiyatıdır.
Burada vurgulanması gereken nokta, işçiye ödenen ücretin, üretim sürecinde yaratılan
yeni değerin bölüşümünden oluşmadığıdır. Bu ücret, üretim sürecine girmeden
önce satılan emek gücünün değeridir. Başka bir deyişle, işçi üretim sürecine
girmeden önce, kapitalistin satın aldığı emek gücünün karşılığıdır. Ücret, işçiyle
kapitalist arasında sözleşmeye dayalı olarak belirlendikten sonra; işçi, üretim
sürecine girer. Üretim sürecinde işçi, ücretinin karşılığı olan değeri yeniden üretirken;
fazladan bir değer de üretir. Kapitalist bu fazladan üretilen değere, yani artı
değere el koyar. Dolayısıyla kapitalist üretimle ortaya çıkan ilişki, üretilen
değerin işçi ile kapitalist arasında basit bir paylaşım ilişkisi değildir. Bu
ilişki, üretim sürecinde işçinin ürettiği değerin bir kısmına kapitalistin el
koymasıyla yürüyen bir sömürü ilişkidir. Öyle ki bu ilişkide işçinin “aldığı
ücret ne olursa olsun ücretli işçi olarak zamanının bir kısmını karşılıksız
olarak çalışır.” [1] Karşılıksız çalışma da, artı değerde varlık
bulur.
Burada Marx’ın yapmış olduğu temel bir ayrıma vurgu yapmak
gerekir. İşçinin sattığı şey emeği değil, çalışma yeteneği olan emek gücüdür.
Zira emek, üretim sürecinde gerçekleşen, insanın üretim faaliyetidir. Dolayısıyla
emek, gerçekleşmeden önce bağımsız bir meta niteliği kazanmaz; meta olarak da
alınıp satılamaz. Satışa söz konusu olacak bir değeri de yoktur. Marx’ın
ifadesiyle: “ Onun emeği, fiilen (harcanmaya) başlar başlamaz, artık, ona ait
olmaktan çıkmıştır ve bunun için de bu emeğin şimdi onun tarafından satılması
söz konusu olamaz. Emek değerin özüdür, ama kendisinin bir değeri yoktur.” [2] Başka
bir ifadeyle işçi, henüz gerçekleşmemiş olan emeğini değil; metaya dönüşmüş
emek gücünü satar. Zaten emek harcanmaya başladığı andan itibaren kapitalistin
denetimine girer ve ona ait olur. Özcesi emek piyasasında alınıp satılan şey
doğrudan emek değil, işçinin belirli süreliğine kapitalistin kullanımına terk
ettiği emek gücüdür. Belirli bir süreliğine diyoruz, çünkü süresiz satmış
olsaydı, kapitalist üretim ilişkisi de sürekli olmazdı. İşçi ise, köleden
farksız olurdu.
Alınıp
satılabilen her meta gibi, emek gücünün de bir değeri vardır. Bu değer, emek
gücünün yeniden üretilebilmesi için gerekli olan geçim araçlarının değeriyle belirlenir.
İşçiye ödenen ücret ise, emek gücü değerinin para biçimidir. Dolayısıyla ücret,
üretim sürecinde yaratılan değerin işçi ile kapitalist arasında paylaşılmasından
doğan bir pay değildir. Kapitalistin, emek gücünü satın almak için üretim
sürecinden önce ayırdığı; değişen sermayesinin bir bölümüdür.
Emek gücüyle emek arasındaki ayrım, kapitalist üretim
biçiminde sömürünün kaynağını açıklamak bakımından belirleyicidir. Çünkü
işçinin satın alınan emek gücü üretim sürecinde tüketilirken, kendi değerinden
daha fazla değer üretilir. Başka bir deyişle işçi, kendisine ücret olarak
ödenen değerden daha fazlasını üretir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta,
ücretin üretim sürecinde ortaya çıkan yeni değerin paylaşımı olmadığıdır. Bu
nedenle de işçinin aldığı ücret, kendi çalışması sırasında yeniden yarattığı
değerden aldığı bir pay değildir. Kapitalistin, emek gücünü satın almak için
ayırmış olduğu sermayesinin bir bölümdür. “işçinin elinde ücret, artık ücret
değil tüketim fonudur. Bu yalnızca kapitalistin elinde ücrettir, yani emek gücü
karşılığında değişilmek için ayrılmış sermayenin bir bölümüdür.” [3]
Dolayısıyla işçi üretim sürecine girdiğinde, alacağı ücretin
karşılığı olan değeri yeniden üretir. Bununla da kalmaz, ücretinin karşılığı
olan değerin ötesinde artı değer de yaratır. Ama bu artı değer, ücret olarak
kendisine dönmez; kapitalist tarafından el konulur. Artı değerin üretilmesi ve
kapitalist tarafından el konulması, emekle sermaye arasındaki sömürü ilişkisini
açık biçimde görünür kılan bir olgudur. Marx’ın deyimiyle “artı değerde,
sermaye ile emek arasındaki ilişki çırılçıplak ortadadır.” [4]
Kapitalistin kârı, işçinin yarattığı ama
ücret biçiminde kendisine dönmeyen, fazladan değerdir. Bu nedenle kapitalistin
elde ettiği kâr, işçiyle yapılan bir paylaşımın bir sonucu değildir. Kapitalist
de, işçinin yarattığı toplam değerin içerisinden pay alan bir konumunda
değildir. O, üretim araçları mülkiyetine sahip olması sayesinde, işçinin
yarattığı artı değere el koyan bir konumundadır. Dolayısıyla işçinin aldığı
ücret de, kapitalistin el koyduğu kâr da bölüşüm ilişkisiyle belirlenen bir pay
değildir.
Bu nedenle “emeğin payı” kavramı, kapitalist toplumdaki gelir
dağılımını ve ücretlerin oransal durumunu göstermek açısından işlevseldir.
Ancak bu yaklaşım, sorunu yalnızca üretilen değerin bölüşümü olarak gördüğü
ölçüde; kapitalist üretim ilişkisini gölgeleme riski taşır. Çünkü söz konusu
olan, önceden üretilmiş değerin taraflar arasında paylaşımı değildir. Üretim
süreci sonunda ortaya çıkan değerin nasıl bölüneceği, üretim ilişkilerinin
dışından değil bizzat üretim ilişkileri tarafından belirlenir. Sermayenin
egemenliği altında örgütlenen kapitalist üretim biçiminde, işçinin yarattığı
artı değere kapitalist tarafından el konulur. Sermayenin büyüyüp gelişmesi bu
el koyma ilişkisi üzerinden gerçekleşir. Bu sürecin işçiye yansıması ise,
işçinin yaşamsal koşullarında ortaya çıkan oransal kötüleşmedir. Üretim süreci
ve toplumun yeniden üretimi, bu üretim ilişkileri temelinde gerçekleşir.
Sonuç olarak “emeğin payı” kavramı kapitalist üretim
ilişkilerini özünü perdelemesi açısından sorunludur. Çünkü sorunu, asıl
dayandığı üretim ilişkilerinden uzaklaştırarak; onu büyük ölçüde üretilmiş değerin
bölüşümü sorununa indirgeme eğilimindedir. Oysa sorunun özü, kapitalist üretim
ilişkilerinin kendisinde yatar. Bu nedenle sorun, üretilmiş olan değerin nasıl
bölüşüldüğünden ziyade, değerin hangi toplumsal ilişkiler içerisinde
üretildiğidir. Belirleyici olan da her zaman üretim ilişkileridir. Bölüşüm ilişkileri,
üretim ilişkilerinin yaklaşık yansımasıdır. Üretim ilişkilerinden bağımsız bir
alan değildir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder