Ancak çocuk işçiliği, iş cinayetleri, emek sömürüsü ve benzeri olgular, uygulamadaki eksiklikleriyle açıklanamaz. Asıl sorun, MESEM'lere yön veren, eğitim politikasının dayandığı üretim sürecinin öncelikleridir. Başka bir deyişle, siyasal iktidarın MESEM'lere ilişkin tutumunu belirleyen temel etken, sermayenin çocuk emeğine duyduğu yapısal ihtiyaçtır. Yapısal diyoruz; çünkü kapitalist üretim biçiminde sermayeler arasındaki rekabet, işletmeleri sürekli olarak üretim maliyetlerini düşürmeye zorlar. Üretim maliyetlerini düşürmenin başlıca yollarından biri de, emek gücü maliyetini azaltmaktır. Özellikle emek yoğun sektörlerde, maliyeti düşük olan emek gücüne duyulan ihtiyaç daha belirgindir. MESEM'ler de bu ihtiyaca, eğitim alanı üzerinden yanıt veren kurumsal düzenlemelerdir. Öğrencilerin haftanın dört gününü işletmelerde, yalnızca bir gününü okulda geçirdiği bu yapı, eğitimi doğrudan üretim sürecine tabi kılmaktadır. Bu nedenle MESEM'ler, çocuğun çok yönlü gelişimini önceleyen bir eğitim düzenlemesi değildir. Aksine, çocuk emek gücünü, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda üretim sürecine katan kurumlardır. Örgütlenme biçimi de işleyişi de bu doğrultuda şekillenmiştir.
Bu örgütlenme biçimi ve işleyiş, kapitalist toplumda eğitim
ile üretim arasındaki ilişkinin niteliğini de görünür kılmaktadır. Kuşkusuz,
eğitim ile üretim arasındaki ilişki, kapitalizm öncesi toplum biçimlerinde de
vardı. Ancak kapitalizm öncesi toplum biçimlerinde, çocuğun toplumsal üretime
katılması; çoğunlukla bilgi ve beceri kazandıran bir nitelik taşıyordu. Aynı
zamanda, çocuğun bireysel gelişimine de katkı sunuyordu. Kapitalist üretim
biçiminde ise, eğitimle üretim arasındaki ilişki, sermayeyle emek arasında
kurulan sömürü ilişkisidir. MESEM ler, bu sömürü ilişkisini apaçık görünür
kılan örneklerdir. Tam da bu nedenle, sermayeyle çocuk emeği arasındaki bu
sömürü ilişkisine; çeşitli söylemlerle meşruluk üretmeye çalışılmaktadır.
MESEM lerde meşruluk üretme söylemlerinden biri
ahiliktir. Ahilik, küçük üreticiliğe ve
zanaat temelli üretime dayanan bir toplumsal zeminde ortaya çıkmıştır.
Ahilikteki usta-çırak ilişkisi, yalnızca bir meslek aktarımı değildi. Aynı
zamanda, dayanışma temelliydi ve çocuğa ahlaki sorumluluk yükleyen bir
ilişkiydi. Bu nedenle ahilik; dayanışmayı, meslek ahlakını, ustalık geleneğini
ve toplumsal sorumluluğu esas alan toplumsal örgütlenme niteliğindeydi. Yani bu
yapı, yalnızca üretim süreçlerini değil, çırağın topluluk içindeki konumunu ve
ahlaki sorumluluklarını da düzenliyordu. Ancak, kapitalist üretim ilişkilerinin
gelişmesiyle birlikte bu ilişki çözülerek tasfiye edilmiştir. Böylece
usta-çırak ilişkisinin yerini; emek ile
sermaye arasındaki sömürü ilişkisi almıştır. Sömürü ilişkisinde üretimin
temel amacı ise, mesleki gelişim ya da toplumsal sorumluluk değildir.
Sermayenin değerlenmesidir. Sermayenin değerlenmesi yolunda kârın
artırılmasıdır. Dolayısıyla ahiliğin MESEM'lerle ilişkilendirilmesinin nesnel
bir temeli yoktur.
Buna karşın, bu ilişkilendirme MESEM'lerin toplumsal
meşruiyetini güçlendiren ideolojik bir işleve sahiptir. Bu sayede MESEM'ler
kapsamında ortaya çıkan; çocuk işçiliği, iş cinayetleri, düşük ücretler ve
çalışma koşullarına ilişkin hak ihlalleri, yapısal sorunlar olarak değil;
uygulamadaki düzeltilebilecek münferit aksaklıklar olarak sunulabilmektedir. Oysa bunlar MESEM'ler aracılığıyla eğitimin,
sermaye birikim sürecine doğrudan eklemlenmesinin zorunlu sonuçlarıdır. Sorun,
MESEM'in eğitimi sermaye birikim sürecine tabi kılan yapısındadır. Ahilik
söylemi ise, tarihsel bir benzerlik kurmakla; MESEM'in, kapitalist üretim
ilişkileri içindeki gerçek işlevini gölgeleyebilmektedir.
Yazının başında da sorduğumuz gibi, MESEM'ler üzerine
söylenecek ne kaldı ki? Çocuk işçiliği, iş cinayetleri, emek sömürüsü, düşük
ücretler ve eğitimin piyasalaştırılması üzerine söylenmesi gerekenler söylendi,
söyleniyor. Buna rağmen MESEM'lerden geri adım atılmıyor. Çünkü siyasal iktidar
açısından geri adım atmayı gerektirecek bir durum yoktur. Zira siyasal iktidar,
yaşanan sorunları MESEM'in kendisinde değil; uygulamadaki eksikliklerde,
işletmelerdeki ihmallerde ve denetim zafiyetlerinde görmektedir. Oysa
uygulamadaki eksiklikler, ihmaller ve denetim zafiyetleri yaşanan sorunları
ağırlaştırsa da sorunun kaynağı değildir. Sorun eğitim politikalarını, sermaye
birikim sürecinin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendiren anlayışın
kendisindedir.
Kapitalist üretim ilişkileri varlığını sürdürdükçe,
sermayenin çocuk emeğine duyduğu ihtiyaç da varlığını sürdürecektir. Bu ihtiyacı
karşılayan MESEM lerde ortaya çıkan sorunlar da, kaynağını sermayenin çocuk
emeğine duyduğu yapısal ihtiyaçtan almaya devam edecektir. Dolayısıyla
MESEM'lerde yapılacak kısmi düzenlemeler; sorunun kaynağını ortadan
kaldırmayacaktır.
Bu açıdan bakıldığında, çocukların eğitimini; üretim
sürecinin ihtiyaçlarına tabi kılan MESEM'lerin kaldırılması gerekmektedir.
Ancak bu, tek başına yeterli bir durum değildir. Çünkü MESEM lerin kaldırılması,
eğitimi sermayenin hizmetine koşan eğitim politikaları sürdüğü sürece, aynı
amaca hizmet eden başka uygulamaların geliştirilmesini engellemeyecektir. Bu
nedenle, MESEM’in yerini alacak benzer uygulamaların ortaya çıkması da
şaşırtıcı olmayacaktır. Bu durumda asıl olan, eğitimi piyasanın ve sermaye
birikim sürecinin ihtiyaçlarına göre düzenleyen eğitim politikalarının terk
edilmesidir. Ne var ki siyasal iktidar, bu politikaları terk etmek yerine;
sürdürmekte ısrar etmektedir. Bu durumda, eğitimin piyasanın ihtiyaçlarına tabi
kılınmasına karşı daha etkin mücadele kaçınılmazdır. Bu ise ancak, çocukların
çok yönlü gelişimini esas alan kamusal ve bilimsel eğitim talebinin; toplumsal
bir mücadeleye dönüşmesiyle mümkün olabilir. Aksi durumda, ne MESEM lerden geri
attırılabilir ne de eğitimin sermayenin ihtiyaçlarına göre düzenlenmesinin
önüne geçilebilir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder