İşçi için, zorunlu
ihtiyaçları karşılamanın ve yaşamını sürdürebilmenin tek kaynağı ücrettir. İşçinin
günlük, haftalık ya da aylık aldığı ücret; yalnızca kendisinin değil, ailesinin
de zorunlu ihtiyaçlarını karşılar. Başka bir deyişle ücret, işçinin ve ailesinin geçimini
sağlar.
Ücret, özünde
işçinin ve ailesinin, fiziksel ve sosyal varlığını sürdürebilmesi için; belli
bir zaman aralığında tüketmesi gereken metaların değerlerinin toplamıdır. Ne
var ki işçinin aldığı ücret, çoğu zaman bu değerden sapar. Kimi durumlarda,
geçim araçlarının değerinin altına düştüğü gibi kimi durumlarda da, değerinin
üzerine çıkar. Ücretin, değerin altına inmesi işçinin geçim sıkıntısını artırırken;
üzerine çıkması ise, yaşam düzeyini görece iyileştirir. Ücretteki bu aşağı ve
yukarı doğru hareket, işçileri sürekli olarak; ücret mücadelesi içerisinde
tutar. Çünkü ücret düzeyini belirleyen ana neden, işçilerin örgütlü ve bir
sınıf olarak verdiği ücret mücadelesidir. Bu mücadele, Toplu İş Sözleşmesi
(TİS) dönemleri ve asgari ücret belirleme süreçlerinde daha görünür olur.
Toplu iş
sözleşmesi (TİS) dönemlerinde işçiler, sendikaları aracılığıyla pazarlık
yürüterek, ücretlerini yükseltmeye çalışır. Çeşitli mücadele araçlarını
kullanarak, bugünkü ihtiyaçlarını korumak ve ihtiyaçlarını daha da geliştirmek
için ücret mücadelesi verirler. TİS sürecinde
gerçekleşen mücadelenin; bir yanında işçiler varken, diğer yanında da
kapitalistler vardır. Kapitalistlerde TİS sürecinde, çeşitli araçlarla
ücretlerin artış oranını düşük tutma mücadelesi verirler. Çünkü kapitalistler,
ücret artış oranını düşük tuttuklarında, kârlarını koruduklarının ve
artırdıklarının farkındadırlar. Bu nedenle de, ücret artışı talebine karşı,
büyük bir direnç gösterirler. Çeşitli araçlarla ücret artış oranını düşük
tutmaya çalışırlar. Çünkü ücret artışını sınırlamak, kârlarını korumak ve
artırmak anlamına gelir.
Kapitalist üretim ilişkisinde ücretle kâr,
birbirine karşıt bir ilişki içerisindedir. Başka bir deyişle, birbirine karşıt
hareket eder ve sürekli bir gerilim içerisinde bulunur. Ücretlerin artması kârları
baskılarken, ücretlerin düşmesi ise kârları artırır. Ücret ve kâr arasındaki bu
gerilimli durum, bir sınıf olarak işçilerle kapitalistler arasında yansımasını
bulur. Gerilim, iki sınıf arasında kavga düzeyindedir. Bu nedenle, gerilimin en
görünür olduğu dönem, ücret artış oranlarının belirleneceği; asgari ücret
tespit süreçleri ve TİS dönemleridir. Çünkü ücret artışına dair, iki tarafında
tartışmasız kabul edebileceği nesnel, eşitlikçi ve adil bir ölçüt yoktur. Bu
nedenle ücret oranı belirleme süreci, karşılıklı güç mücadelesi alanına dönüşür.
Gerilimin yükseldiği, mücadele
dönemlerinde kapitalistler, ücret artışının fiyat artışına yol açacağını ileri
sürer. Kapitalist sınıfın sözcüleri de bu koroya katılır. Bu söylem, cehaletten
kaynaklanmıyorsa eğer, ücret mücadelesini etkisiz kılmayı amaçlar. İşçilere, “Ücretler
artarsa geçim araçları da artar, dolayısıyla durumunuz değişmez, hatta daha da
kötüleşir” mesajı, söylemleri ortalıkta yankılanır.
Kuşkusuz, zorunlu geçim araçlarına yönelik
ani bir talep artışı, talep baskısıyla meta fiyatlarını yükseltebilir. Ancak bu
arz talep eksenli durum, ücret artışıyla fiyatlar arasında doğrudan ve zorunlu
bir ilişki olduğunu göstermez. Ücretlerdeki artış, metaların fiyatlarını
artırmaktan ziyade, kapitalistin kârını etkiler. Ücretlerdeki her genel
artış, karşıtına yani kapitalistin kârına yönelir. Kapitalistlerin ücret
artışına karşı gösterdikleri direncin temel nedeni de budur.
Eğer ücret artışları, geçim araçları olan
metaların fiyatlarında doğrudan artışa yol açsaydı, kapitalistler bu artışa direnmezdi.
Ücretlerdeki yükselişi, artan meta fiyatları üzerinden telafi ederlerdi. Bundan
doğan kârın da keyfini sürerlerdi. Dahası, “eğer metaların fiyatlarını
diledikleri gibi yükseltmek kapitalist üreticilerin ellerinde olsaydı, bunu
ücretlerde artış olmadan da yapabilirlerdi ve öyle yapacaklardı.”(1)
Oysa kapitalistlerin, metaların
fiyatlarını keyfi biçimde artırma olanakları yoktur. Eğer böyle bir olanakları
olsaydı; işçilerin, ücret mücadelesini pek de ciddiye almaz, sendikal
örgütlenmeyi de kendilerine bir tehdit olarak görmezlerdi. Oysa bugün durum,
tam tersidir. Sendikal örgütlenme, anayasal hak olmasına rağmen, kapitalistler
tarafından çoğu zaman tepkiyle karşılanmaktadır. Anayasal hak hiçe sayılarak; işçiler,
sendikal gerekçelerle işten çıkarılmaktadır. Bu durum, ücretlerdeki artışın,
geçim araçları olan meta fiyatlarını artıracağı yalanını açığa çıkarır.
Öyleyse, “ücretlerde genel bir artış,
hiçbir zaman malların fiyatlarında az ya da çok genel bir artış getirmez.”(2)
Ücret artışıyla, meta fiyatlarının artışı arasında doğrusal bir ilişki yoktur.
Ücretlerin artışından, doğrudan etkilenen, kapitalistin kârıdır.
Kapitalist düşünceler, ücret artışı
dönemlerinde, ısrarla meta fiyatlarındaki artışın; ücretlerdeki artıştan
kaynaklandığını yineliyor. Oysa gerçeklik, bunun tam tersidir: “Ücret
yükselmeleri, metaların fiyatlarındaki artışın nedeni değil,
sonucudur.”(3) Çünkü meta fiyatlarındaki artış, çoğu durumda, ücretlerin
yükseltilmesi yönünde bir zorunluluk doğurur. Bu zorunluluk ise, işçilerin
ücret mücadelesi vermesiyle yerinde getirilir.
Sonuç olarak, TİS dönemlerinde, özellikle asgari ücret belirleme süreçlerinde; kapitalistler ve sözcülerinin, ücret artışlarının metalarda fiyat artışına neden olacağı yönünde söylemi asılsızdır. Bu söylemler, cehaletten kaynaklı değilse eğer, ücret mücadelesini kırmaya ve ücretleri baskılamaya yönelik, asılsız bir iddiadır.
Kaynak
1-
Karl Marx, Kapital 2, Sayfa 305, 7. Baskı Sol Yayınları
2-
Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, Sayfa 152, 4. Baskı Sol Yayınları
3-
Karl Marx, Kapital 2, Sayfa 306, 7. Baskı, Sol Yayınları

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder