“Burjuva toplumun
görünüşünde, işçinin ücreti, emeğinin fiyatı olarak, belli miktarda emek için
ödenen belli miktarda para olarak görünür.” (1)
Görünen, gerçeğe ulaşmada
yalnızca bir veridir. Görünenden gerçekliğe uzanan meşakkatli bir yol vardır.
Bu yol izlenmediğinde, gerçekliğe ulaşmak bir yana, onun örtülmüş ve tersyüz
edilmiş biçimi içerisinde düşünmeye başlarız.
Emek sermaye ilişkisinde,
“emeğin fiyatı”, “emeğin değeri” gibi kavramlar; bu görünüşün ifadeleridir. Bu kavramlarla
düşünmek, emeği doğrudan meta olarak kavramaya yol açar. Hem gündelik dilde,
hem de mücadele pratiklerinde yaygınlaşan yanılsamalı söylemlerin zeminini
oluşturur.
“Ucuz emek”, "ucuz emek cehennemi”, "Emek en
yüce değerdir", "Emeğimizin karşılığını istiyoruz, alacağız.” Gibi ifadeler, üretim
ilişkilerinin kendisinden doğan ve bu ilişkilerin, görünüşünü yansıtan
söylemlerdir. Bu söylemler, emek mücadelesindeki sendikalardan, emeğe sözü olan siyasete kadar geniş bir alanda yeniden üretiliyor. Bilincinde
olunsun ya da olunmasın, görünüşü ifade eden bu söylemler kullanıldıkça, gerçeği
gizleyen bir örtü olarak yeniden üretilir.
Böylece emek gücü ile emek
arasındaki ayrım silikleşir; emek, alınıp satılan bir meta olarak kavranır. Giderek
alınıp satılan bir meta olarak, emek gücü metasının yerine ikame edilir.
Kapitalist sistemin
görüneni olarak, ücret karşılığı emeğin satışını ele alalım.
Kapitalist sistemde
işçiler, aynı ya da farklı üretim alanında, farklı büyüklükte ücret alırlar.
Ücret, belirli bir zaman diliminde yapılan çalışmanın ya da üretilen belirli
bir iş miktarının karşılığında, kapitalistin ödediği paradır. Bu ücret,
kapitalistle işçinin kendisiyle ya da sendikal temsil aracılığıyla yapılan bir
sözleşmeyle belirlenir.
Belirlenen süre boyunca
işçi çalışır ve iş zamanı tüketildikten, ya da işin kendisi yapıldıktan sonra
sözleşme gereği belirlenen ücret işçiye ödenir. Görünüşte bu ilişki, “emeğin
satışı” olarak ortaya çıkar. İşçi belirli bir süre, belirli bir işin yapılması
karşılığı emeğini satar, işin sonunda kapitalist anlaştıkları ücreti öder. Bu
görünümde, iki tarafta eşit ve özgür sözleşme yapan öznelerdir. İşçi emeğini
belirli bir ücret karşılı satmış, kapitalistte emeğin karşılığını vermiştir.
Süreç böyle görünür ve ortada itiraz edilecek bir sorun yoktur.
Süreç görünüşte sorunsuz
işler. Ancak, işçi açısından aynı süreç; memnuniyet üretmez. İşçi sözleşmeyle
belirlenen ücret karşılığında çalışmış olsa da, emeğinin karşılığını tam olarak
almadığını düşünür. Çünkü aldığı ücretle, çoğu zaman yaşamını yeniden üretmesi olanaklı
değildir. Bu nedenle o yine, “emeğinin karşılığını” talep eder. Aynı ilişkide
kapitalist ise, işçinin emeğinin karşılığını eksiksiz ödediğini düşünür. Bundan
emindir. Hatta bu konuda gerektiğinde yemin billah edebilir. Israrla sözleşmeyi
hatırlatır ve belirli süre çalışmanın ya da yapılan işin karşılığı olan ücretin
ödendiğinde ısrar eder. İşçi bu açıklamaları ikna edici bulmaz. Neden hala
geçinemediğini anlamaya çalışır.
Peki sorun ne?
Sorun emeğin satılıyor
görünmesindedir. Görünüşte işçi, emeğini kapitaliste belirli bir süre ya da
belirli işin yapılması karşılığında satar. Ücretini çalıştıktan sonra alır. Her
şey yerli yerindedir. İşçi çalışmış, emeğinin karşılığı ücret olarak ödenmiştir.
Biraz daha açalım.
Metaları birbirleriyle
karşılaştırılabilir kılan ortak özellik, onların insan emeğinin ürünü
olmalarıdır. Meta sahipleri, bunun bilincinde olsun ya da olmasın, metaları
değişim sürecinde eşitlediklerinde, metalarda kristalleşmiş emeği, yani
toplumsal gerekli emek zamanı eşitlemiş olurlar. Örneğin A metası ortalama
koşullarda 1 saatlik emek zamanda üretilmişse, bu meta ancak ortalama olarak 1
saatlik emek zamanda üretilmiş B metası ile değiştirilebilir. Bu, eşit
olanların, yani eşit emek zamanlarının değişimidir. Başka bir deyişle, eş değerlerin
değişimidir.
Metaların değerinin
büyüklüğü, onların içerdiği toplumsal emeğin miktarına bağlıdır. Bir miktar,
tek tek üreticilerin harcadığı bireysel emek zamanıyla değil, belirli üretim
koşullarında ortalama toplumsal emek zamanıyla belirlenir. Buna göre, bir meta
ne kadar fazla toplumsal olarak gerekli emek zaman içeriyorsa, o kadar değere
sahiptir. Daha az toplumsal emek zaman içeriyorsa, değeri o ölçüde düşüktür.
O halde emek, değerin
ölçüsüdür ve bir metanın değeri, metada kristalleşmiş emeğin niceliği ile
belirlenir. Bu nicelik, rastgele ya da bireysel olarak harcanan emek zamanıyla
değil; toplumsal olarak harcanan emek zamanıyla ölçülür. Eğer biz burada emeği de, bir meta olarak kabul
edersek; onu da, kendisine harcanan emek zamanıyla ölçmemiz gerekir. Öyle ya,
görünüşte emek de alınıp satılan bir meta değil miydi? Şimdi diğer metalar gibi,
onu da emek zamanla ölçelim: x kadar emek, x kadar emek zaman eder! Emek yine
emeğe indirgendi. Oysa değerin kaynağı ve ölçüsü olan emek, kendisinin ölçeni
olamaz.
Bu yargıyı ortaya koyduktan sonra soralım: 8
saatlik bir işgününün değeri nasıl belirlenir?
Eğer emeğin kendisinin bir
değeri olduğunu varsayarsak, yanıtımız hazır: 8 saatlik işgünü, 8 saatlik
emekle ölçülür. Yani 8 saatlik işgününde 8 saatlik emek zaman var. Sonuç: 8
saat eşittir 8 saat. Bu saçma bir tekrar olur. Biz bu saçmalığı, bir an olsun doğru
kabul edelim.
Diyelim ki işçi 8 saat
çalışsın ve bu sürede üretilen değer, 400 lira olsun. İşçi de ücret olarak 400
lira alsın. Bu durumda emeğin fiyatı, üretilen değere eşit olur. Yani işçi
ürettiği değerin tamamını geri almış olur. Durum böyle olsaydı, kapitaliste,
tek kuruşluk bile değer kalmazdı. 400 liranın zerresi bile sermayeye dönüşmemiş
olurdu. Böyle bir durumda ne sermayeden ne de kapitalist üretimden söz
edebilirdik. Ne de kapitalizmin kendisinden söz edebilirdik.
Vardığımız bu sonuç,
görüldüğü üzere açıkça yanlıştır. Ama yanlışlık hesaplarda değil, başlangıçtaki
varsayımımızdadır. Emeği, bir değeri olan meta olarak ele almamızdandır. Bu
durum bizi, zorunlu olarak bu sonuca götürdü.
Emeğin değeri (yani
fiyatı) olduğu ve alınıp satılan bir meta olduğu kabul edilirse ortaya çıkan
sonuç: İşçi 8 saat çalıştığında, aldığı ücret 8 saatlik işgününün tamamının
karşılığıdır. Böyle bakıldığında, gerekli emek ile artı emek zamanı arasındaki
ayrım ortadan kalkar. Ücret ile kâr arasındaki fark, gözlerden yiter. İşçinin
bütün çalışma zamanın karşılığı, ödenmiş olarak görünür. Görünen özü gizler.
Bu görüngüyü besleyen
başka bir veri daha var.
İşçinin ücreti
çalıştıktan, yani emek harcadıktan sonra ödenir. Bu durum, emeğin karşılığının
alındığı izlenimi doğurur. Diyelim ki işçi, 8 saat çalıştı; bu süre içerinde
400 liralık bir değer üretildi. Bu da 400 lira ücret olarak işçiye ödendi. Bu
durumda işçi, harcadığı emeğin karşılığını almış görünür.
Oysa işçi, yeni ürettiği
değerin para ifadesini almaz. Onun aldığı ücret, üretim süreci sonunda
yaratılanın bir karşılığı değildir. Bu daha baştan, kapitalistin elinde bulunun
bir büyüklüktür. Üretim sürecinde ortaya çıkan ise, kullanım değeri (örneğin
giysi, besin maddesi ) ve aynı zamanda değerdir. Kullanım değeri gözle görülür,
üretilir ve ortadadır. Ama metanın maddiliğinde kristalleşen değer öyle
değildir. İşçi kullanım değeri üretirken aynı zamanda değer de üretir. Fakat bu
ilk bakışta görünmez. Değer üretme gerçeği, sıradan aklın kavrayışı dışındadır.
İşte bu nedenle, üretim
sürecine içkin bu görüngüler, emeğin satılan bir meta olduğu, değerinin olduğu;
ücretinde emeğin karşılığı olduğu yanılgısını sürekli olarak, yeniden üretir.
Görünen budur.
Son olarak, emeğin
satıldığı kanısını besleyen bir görüngü de, ücretin işgününün uzunluğuna göre
değişebilmesidir.
Tüm bu görüngüler, üretim
ilişkilerinin gerçekliğini ters yüz eden görünümlerdir. Görünenden öze
inildiğinde, durum büsbütün başkadır: “İşçinin sattığı şey doğrudan doğruya
emeği değildir, yararlanma yetkisini geçici olarak kapitaliste verdiği emek
gücüdür.”(2) Evet işçi kapitaliste bir meta satar, ama bu meta emek değil, emek
gücüdür. İşçinin emek gücü; işçinin çalışma kapasitesini, meta üretirken
harcadığı zihinsel ve fiziksel yetileri ifade eder. Kapitalist üretim biçimi,
bu gerçekliği görünmez kıldığından; hem işçiye hem kapitaliste sanki satılan
şey, emekmiş gibi görünür. Oysa ilişkinin özü başkadır: “pazarda, para sahibi ile doğrudan doğruya yüz yüze gelen
aslında emek değil, emekçidir. Onun sattığı kendi emek gücüdür. Onun emeği,
fiilen (harcanmaya) başlar başlamaz, artık, ona ait olmaktan çıkmıştır ve bunun
için de bu emeğin şimdi onun tarafından satılması söz konusu olamaz. Emek
değerin özü ve değerin içkin ölçüsüdür, ama kendisinin bir değeri yoktur.”
(3)
Günlük dilde işçiler, söylemlerinde
ve mücadele pratiklerinde, emeğin değeri üzerinden kurulan dili kullanır. “En
yüce değer emektir.” “Emeğimizin karşılığını istiyoruz.” “Emeğimizi sömürtmeyeceğiz,
karşılığını alacağız” Bu söylemler, yaygındır ve sıkça kullanılır. Hatta bu
söylemler, zaman zaman gerçeği çok daha fazla ters yüz eden “ucuz işçi” gibi
ifadelere kadar uzanır.
Bu dil, emeğin alınıp
satılabilen bir meta olduğu görüneninden beslenen bir yanılsamanın ürünüdür.
Kuşkusuz, bireysel işçinin bu dili kullanması anlaşılır bir durumdur. Ancak
işçi sınıfına sözü olan yazarların, ekonomistlerin; özellikle de işçi sınıfının
mücadele araçları olan sendikaların ve emek siyaseti yürüten yapıların bu dili
kullanması anlaşılır bir durum değildir. Zira onlar, üretim ilişkilerinin
yalnızca görüneni ile yetinemezler. Görünenden öze inerek, ilişkinin gerçek
kavramlarını kurmak zorundadırlar.
Burada, emeğin değeri
yanılsamasına karşı, Karl Marx’ın bir söylemini öne çıkarmak gerekir; “emek,
değerlere içkin tözdür, ama kendisinin bir değeri yoktur.”
Üretim sürecinde metalarda
kristalleşen emek, bütün zenginliklerin Kaynağıdır. Kendisinin ise, bir meta
olmadığı için; bir değeri de yoktur. Bu nedenle, ücretle ifade edilebilecek,
bir “emek fiyatı”ndan da söz edilemez.
Üretim sürecinde,
metalarda kristalleşen emek, bütün zenginliklerin yaratıcısıdır ama kendisinin
bir değeri yoktur. Değeri olmadığı için ücretle ifade edilecek fiyatı da
yoktur.
Sonuç olarak işçi, emeğine
bağımsız bir nitelik kazandıramaz. Emek işçiden ayrılarak, bir meta haline
gelemez. İşçinin metaya dönüşen varlığı, emek değil, emek gücüdür. Pazara
götürebileceği ve onu satabileceği tek şey de budur. Onu da belirli süreliğine (gün, hafta, saat vb.) satar. Eğer işçi, emek
gücü metasını süresiz devretseydi, bu durum, kölelikten başka bir şey olmazdı.
Bütün bedenini ve yaşamını kapitalistin kullanımına terk etmiş olurdu. Yani
işçi fiilen köleye dönüşürdü.
1- Karl Marx, Kapital 1, Sayfa 547, 1. Baskı, Sol
Yayınları
2- Karl Marx, Ücret, Fiyat ve Kar
134, 1. Baskı, Sol Yayınları
3- Karl Marx, Kapital 1, Sayfa 549, 1. Baskı, Sol
Yayınları

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder