Ücretlilik sistemi üzerine kurulu olan kapitalist toplumda,
işçinin ücretiyle kapitalistin kârı birbirine karşıttır. Yalnızca karşıt değil,
aynı zamanda birbirlerine sıkı sıkıya bağımlıdır da. Ücret olmadan kâr, kâr
olmadan da ücret var olmaz.
Üretim sürecinde görülen bu ücret ile kâr karşıtlığı, sınıfsal
alanda, kapitalist sınıf ile işçi sınıfı arasındaki uzlaşmaz karşıtlık olarak
somutlaşır. Sınıfsal alanda, bu karşıtlığın temel kaynağı, ücretle kâr arasındaki
karşıtlıktır. Ücretlerin yeniden belirlendiği toplu iş sözleşmesi görüşmeleri
sırasında bu karşıtlık açık şekilde görünür hale gelir. Kapitalist sınıfın
çıkarları ile işçi sınıfının çıkarları arasındaki karşıtlık iyice
belirginleşir. Taraflar karşılıklı olarak güçlerini sınayarak, süreci kendi
lehine çevirmeye çalışır. Böylece sınıf mücadelesi, somut ve en görünür haliyle
açığa çıkar.
İşçiyle kapitalist ilkin, emek pazarında karşı karşıya gelir.
Kapitalist, üretim araçları ile emek gücünü satın alabilecek paranın sahibidir;
işçi ise paraya dönüştürebileceği emek gücü metasının sahibidir. Pazarda kapitalist,
emek gücünün alıcısı, işçi ise emek gücünün satıcısıdır. İşçi, yaşamını
sürdürebilmek için ücretin, kapitalist ise sermayesini büyütebilmek için kârın
peşindedir. Dolayısıyla her ikisi de emek pazarında, kendi çıkarları
doğrultusunda alıcı ve satıcı olarak bulunurlar.
Emek pazarında gerçekleşen alışverişle birlikte, kapitalist
ile işçi arasındaki sınıf ilişkisi kurulmuş olur. İşçi, emek gücünü belirli
süreliğine; belirli bir fiyat karşılığında kapitaliste satar. Bu fiyat, emek
gücünün değerinin para biçimi, yani işçinin ücretidir. Ancak işçi, emek gücünü sattığında
hemen ücretini almaz. Ücreti, emek gücünün sözleşilen süre boyunca
kullanılması, yani tüketilmesi sonrasında ödenir. Bu anlamıyla işçi, emek
gücünü peşin verip karşılığını sonradan alan, yani kapitaliste fiilen avans
veren bir konumda bulunur.
Bu alışverişten sonra, işçiyle kapitalist arasındaki ilişki
üretim sürecinde devam eder. Üretim sürecinde işçi, artık emek gücü metasının
sahibi değildir. O yalnızca, kapitalistle anlaştığı, ama henüz eline geçmemiş
olan ücretin sahibidir. Bundan böyle artık emek gücü metasının kullanımı,
sözleşme gereği belirli bir süre için kapitaliste aittir. Kapitalistin
denetimine giren emek gücü, bu aşamadan sonra, sermayenin bir ögesi halini
almıştır. Başka bir deyişle artık, kapitalistin sermayesinin bir parçası olarak
işlev görür. Böylece emek gücü, kapitalistin elinde sermaye biçimine bürünmüş
olur.
İşçi çalışmaya başladığında emek gücü tüketilmeye başlanır. İşçi,
çalışma süreci boyunca yeni metalar üretirken, bir yandan kendi ücretine
karşılık gelen değeri ürettiği gibi; diğer yandan ise kapitalistin kârının
karşılığı olan artı değeri üretir. Böylece üretim sürecinin sonunda işçi, hem kendi
ücretinin karşılığı olan değeri, hem de kapitaliste giden kârın karşılığı olan
değeri üretmiş olur. Sürecin sonunda işçi ücretini alırken, kapitalist de
metaların satışıyla birlikte kârını almış olur. Böylece üretilen toplam yeni
değer, ücret ve kâr olarak sahiplerini bulmuş olur.
Burada özellikle vurgulanması gereken bir nokta vardır. İşçiyle
kapitalist arasında, üretilmiş olan yeni değerin paylaşımı söz konusu değildir.
Yeni değerden işçi kendi payını, kapitalist de kendi payını alır düşüncesi
yanıltıcıdır. Çünkü bu ilişki, bir paylaşım ilişkisi değil, aksine bir sömürü
ilişkisidir. Artı değere el koyma ilişkisidir. Zira işçinin aldığı ücret,
üretim sürecinin sonunda ortaya çıkan yeni değerden verilmez. Aksine, işçinin
alacağı ücret, üretimden önce kapitalistin cebinde olan, olması gereken para
değerdir. Kapitalist işçiye ücretini ödediğinde, daha önceden üretilmiş olan değerden
ödeme yapar. Yani işçinin emek gücü için ödenen para, işçinin önceden el
koyulmuş geçmiş emeğinin para biçimidir.
Üretim süreci sonunda yeniden üretilmiş olan değer, iki kısma
ayrılır. Emek gücünün karşılığı olan değer ile kapitalistin el koyduğu artı
değer. Bu ayrışma paylaşma biçiminde değil, çatışmalı biçimde gerçekleşir. Zira
işçinin ücretiyle kapitalistin kârı, özünde birbiriyle çelişkili ve çatışmalı
bir ilişki içerisindedir.
Varsayalım işçi, emek gücünü 8 saatliğine 100 lira karşılığında
kapitaliste satmış olsun. Bu durumda işçi, 8 saat çalışır ve karşılığında 100
lira ücret alır. Ancak bu 8 saatlik çalışmanın sonunda üretilen metada, 200
liralık bir değer billurlaşır. Yani işçi, kendi ücretinin karşılığından daha
fazla değer üretmiştir. Ortaya çıkan bu 200 liralık toplam değer, ücret ve kâr olarak bölünen değerdir.
Bu bölünme, işçiyle kapitalist arasındaki çatışmalı ilişkinin
somut ifadesini oluşturur. Çünkü bu ilişkide değerler, değerlerin ifadesi ücret
ve kâr ters yönlüdür. İşçinin aldığı ücret arttığında kapitalistin kârı azalır,
kapitalistin el koyduğu kâr arttıkça da işçinin aldığı ücret azalır.
Ücretle kâr arasındaki ilişki, birbirine sıkı sıkıya bağlı,
ama aynı zamanda birbirini dışlayan karşıt bir ilişkidir. Ücretler arttığında kârlar
azalır, kârlar arttığında ise ücretler düşer. Bu karşıtlık, ücretle kâr
arasında sürekli bir gerilim yaratır. Bu gerilim, ücretin sahibi olan işçiyle kârın
sahibi olan kapitalist arasında yansımasını bulur. Böylece işçiyle kapitalist
arasındaki ilişki, karşılıklı mücadele ve çatışma temelinde şekillenir. Bu
mücadele, özünde sınıfsal bir mücadeledir.
Ücretle kâr arasındaki karşıt ilişkiyi somut bir örnekle
açıklayalım. Daha önceki varsayımımızda, 8 saatlik çalışmanın sonucu üretilen
değerin para ifadesi 200 liraydı. Sömürü oranını % 100 kabul edersek, işçi, 4
saatlik çalışmanın karşılığı olarak 100 lira alırken; kapitalist de, işçinin diğer
4 saatlik çalışmasının karşılığı olan 100 lirayı kâr olarak alacaktır.
Şimdi varsayalım ki işçi, 4 saat değil de, yalnızca 2 saatlik
çalışmanın karşılığı olarak 50 lira almış olsun. Bu durumda kapitalist, diğer 6
saatlik çalışmanın karşılığı olan 150 lirayı alır. Bu durumda sömürü oranı
artarak % 150 ye yükselir. Tersine işçi, 6 saatlik çalışmanın karşılığı olarak
150 lira ücret alsın. Bu durumda kapitalist, 2 saatlik çalışmanın karşılığı
olan 50 lirayı kâr olarak alır. Bu kez de sömürü oranı düşerek % 50 olur.
Bu örnek değişkenlerde görüldüğü üzere, ücretle kâr karşıt
yönlü hareket eder. Birinin artışı, diğerinin azalması sonucunu verir. Dolayısıyla
bu ilişki, işçi sınıfıyla kapitalist sınıf arasında sürekli bir gerilim ve
çatışma olarak ortaya çıkar.
Bitirirken şu noktayı
da vurgulayalım: ücretle kâr arasındaki bu değişkenler metaların değerlerini
doğrudan etkilemez. Ücretler artsa kârlar azalsa da, ya da tersi olsa da; 8
saatlik emek sürecinde üretilen toplam değer değişmez. Yalnızca bu değerin,
ücret ve kâr arasındaki bölünme oranı değişir.
Bu gerçekliğe rağmen, özellikle toplu iş sözleşmesi
süreçlerinde, sıkça dile getirilen “ücretler artarsa, fiyatlar da artar”
iddiası, gerçeği yansıtmaz. Ücretlerdeki artış, doğrudan meta fiyatlarının
artmasına yol açmaz. Tersine ücretlerdeki artış, doğrudan kapitalistin el
koyduğu kârın azalması sonucunu doğurur. Örneğimizde de görüldüğü gibi, toplam
değer sabit kalırken; değişen yalnızca yeni üretilen değerin, ücret ve kâr
olarak bölünme oranıdır.
Bu gerçekliği yansıtmayan iddiadaki amaç, ücret artışlarının kârları
daraltacağı gerçeğini gizlemek ve işçinin ücret arışı talebini baskı altına
almaktır. Eğer, ücret arışları gerçekten de meta fiyatlarını otomatik olarak
yükseltseydi, kapitalistler buna karşı durmak yerine seve seve kabul ederlerdi.
Çünkü ücret artışı olarak verdiklerini, fiyat artışlarıyla geri alır; işçi
sınıfıyla bu gerilimi de yaşamaktan kurtulurlardı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder