Sermayenin dizginsiz sömürüsü, kapitalist üretim biçiminin zorunlu bir sonucudur. Zira kapitalist toplumda üretim, sermayenin kendini büyütme ihtiyacı doğrultusunda, sermayeler arası rekabet temelinde yürür. Bu rekabet, artı değeri elde etme ve artırma rekabetidir. Bu rekabet süreci, sermaye için adeta bir varlık-yokluk sorunudur. Rekabet sürecinde yeterli artı değeri elde edemeyen, kendini yeniden üretemeyen sermaye; yok olma sorunuyla karşı karşıya kalır. Zira sermayenin varlığı ve sürekliliği; artı değer için doğrudan emek sömürüsüne ve sömürüyü artırabilme gücüne bağlıdır. Marx’ın ifadesiyle, “sermaye ölü emektir ve ancak vampir gibi canlı emeği emmekle yaşayabilir ve ne kadar çok emek emerse, o kadar çok yaşar.”(1)
Kapitalist üretimin temel motivasyonu olan artı değer için rekabet; işgününün uzatılması, emeğin yoğunlaştırılması, emek üretkenliğinin artırılması ve üretim maliyetinin düşürülmesi biçiminde kendisini gösterir. Biz burada, özellikle işgününün uzatılması ve buna karşı verilen mücadeleyle ilgiliyiz. Zira işgününün kısaltılması için verilen mücadele, 1 Mayıs’ı tarihsel olarak yaratan mücadeledir.
Kapitalizmin
erken dönemlerinde, artı değeri artırmanın belirleyici yolu işgününü
olabildiğince uzatmaktı. Bu erken dönemde işçiler, genellikle günde 14-16 saat
çalıştırılıyordu. Buna rağmen kapitalistler, işgününü daha da uzatma çabasından
geri durmuyordu. Ancak kapitalist üretim biçiminin, işgününü uzatma eğilimi
sınırsız değildir.
İşgününün uzatılması iki temel engelle karşılaşır. Bu engellerden biri fiziksel sınır, diğeri de sosyal sınırdır. Fiziksel sınır, emek gücünün biyolojik kapasitesini ifade eder. Bir gün 24 saattir ve işçi, bu bir günlük sürenin çoğunda ya da tamamında çalışamaz. Zira işçi, yaşayabilmek ve yeniden çalışabilir duruma gelebilmek için beslenmeye, uyumaya ve dinlenmeye ihtiyaç duyar. Bu zorunlu ihtiyaçları karşılama zamanı, işgününün fiziksel sınırını oluşturur. Sosyal sınır ise işçinin toplumsal ve kültürel ihtiyaçlarını kapsar. İşçi yalnızca biyolojik bir varlık değil, aynı zamanda toplumsal bir varlıktır. Spor, sanat, kültürel etkinlikler ve bir bütün olarak toplumsal ilişkiler için belirli bir zamana ihtiyaç duyar. Bu sosyal ihtiyacı karşılama zamanı da, işgününün uzatılmasının önündeki ikinci engeldir.
Ne var ki kapitalistler, bu sınırları kabul etmek istemezler. Rekabet baskısı altında, işgününü olanaklı olduğu ölçüde uzatmaya çalışırlar. Bu süreçte yalnızca sosyal sınırları aşmakla kalmaz, çoğu zaman fiziksel sınırları da zorlarlar. Öyle ki çalışma sürecinin yemek aralarını, dinlenme sürelerini dahi kısaltmaya çalışırlar. Uzatılmış işgününün yarattığı iş kazalarını görmezden gelirler. Uzun çalışma saatlerinin, işçinin yaşam süresini kısalttığı gerçeğini önemsemezler. Çünkü onlar sermayenin kişileşmiş halidirler. Marx’ın da belirttiği gibi “sermaye, toplumun koyduğu zorunluluklar olmaksızın, işçinin sağlığına karşıda, yaşayacağı ömrün uzunluğuna karşı da vurdumduymazdır.” (2) Sermayenin kişileşmiş hali olan kapitalistler, toplumun ortaya koyduğu zorunlulukla sınırlanmadığı ölçüde, işçinin sağlığına ve yaşamına karşı umursamazdırlar.
İşgününü uzatmada sınır tanımak istemeyen kapitalistlerin karşısına işçiler, bir sınıf olarak çıkarlar. İşçi sınıfı, kapitalistlerin fiziksel ve sosyal sınırı aşarak; işgününü uzatma yönelimine sınır koymak ister. Emek gücünün hoyratça tüketilmesine karşı direnir, normal işgünü talebini yükseltir. Başlangıçta zayıf olan bu tepkiler, kapitalizmin gelişmesiyle birlikte; işçi sınıfının örgütlenmesi arttıkça güç kazanır. Böylece işgününün kısaltılması mücadelesi, sınıf mücadelesinin en sert yaşandığı alanlardan biri haline gelir. Bu mücadeleler sonucunda, işgünü önce 12 saate, ardından 10 saate indirilir ve yasal düzenlemelerle güvence altına alınır. Ne var ki bu yasal güvenceler de yeterli olmaz; kapitalistler, yasaları çiğnemenin yollarını bulurlar. Bu nedenle işçiler, yalnızca yasal hakların kazanılması için değil; aynı zamanda uygulanması için de mücadele etmek zorunda kalırlar. Bir yandan yasaların uygulaması mücadelesi verirken; öte yandan da, işgününü daha da kısaltma mücadelesini sürdürürler.
İşgünü mücadelesi sürerken, 1856 yılında Avustralyalı işçilerin 8 saatlik işgünü talebi, kısa sürede uluslararası bir nitelik kazanır. Önce ABD’ de, ardından Avrupa’ da karşılık bulur ve dünya işçi sınıfının ortak talebi haline gelir. Bu mücadele, 1 Mayıs’ı birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak tarihe kazandırırken; 8 saatlik işgününü de yasal çerçeveye oturtur.
Ne var ki bugün 8 saatlik işgünü, dünyanın birçok yerinde fiilen aşılmaktadır. Esnek çalışma, fazla mesai ve güvencesiz istihdam biçimleriyle işgünü yeniden uzatılmaktadır. Bu nedenle işçi sınıfı, bir yandan 8 saatlik işgününün fiilen uygulanması için mücadele verirken, diğer yandan da işgününün daha da kısaltılması hedefini gündemine almaktadır.
1
Mayıslar, yalnızca kazanılmış hakların savunulduğu değil, sermayenin dizginsiz
sömürüsüne karşı; yeni taleplerin yükseltildiği mücadele uğraklarıdır. Bu
anlamıyla işçi sınıfı, 1 Mayıslarda emek gücünün yeniden üretimini güvence
altına almak için; 8 saatlik işgününün de kısaltılması talebini yükseltecektir.
Bu talep, insanca çalışma ve insanca yaşam talebinin yeni ifadesi olacaktır.
Kaynak
1. Marx
K. Kapital 1, Sayfa 247, 1. Baskı, Sol Yayınları.
2. Marx K. Kapital 3, Sayfa 283, 1. Baskı, Sol
Yayınları..

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder