Emekçiler üretemiyorlarsa,
gereksinimlerini nasıl karşılayacaklardı?
Emekçiler üretemiyorlarsa,
gereksinimlerini nasıl karşılayacaklardı?
İLO verilerine göre her yıl dünyada, 300 milyonun üzerinde iş kazası meydana geliyor ve her yıl 2 milyonun üzerinde işçi, iş kazaları ve meslek hastalıklarıyla yaşamını kaybediyor. Başka bir deyişle dünyada, her 15 saniyede bir işçi, iş kazaları ve meslek hastalıklarından yaşamını kaybediyor. İSİG verilerine göre Türkiye’de 2023 yılında en az 1923 işçi, iş kazalarında yaşamını kaybetti. 2024 ün ilk altı ayında ise en az 878 işçi iş kazalarında yaşamını kaybetti. Bu veriler ışığında söyleyebiliriz ki, çalışma koşulları adeta işçi öğütüyor. Üstelik bunlar, teknolojinin alabildiğine gelişmiş olduğu, çalışma hayatını kolaylaştıracak araçların rahatlıkla üretilebildiği bir tarihsel dönemde gerçekleşiyor.
“Burjuva toplumun
görünüşünde, işçinin ücreti, emeğinin fiyatı olarak, belli miktarda emek için
ödenen belli miktarda para olarak görünür.” (1)
Görünen, gerçeğe ulaşmada
yalnızca bir veridir. Görünenden gerçekliğe uzanan meşakkatli bir yol vardır.
Bu yol izlenmediğinde, gerçekliğe ulaşmak bir yana, onun örtülmüş ve tersyüz
edilmiş biçimi içerisinde düşünmeye başlarız.
Emek sermaye ilişkisinde,
“emeğin fiyatı”, “emeğin değeri” gibi kavramlar; bu görünüşün ifadeleridir. Bu kavramlarla
düşünmek, emeği doğrudan meta olarak kavramaya yol açar. Hem gündelik dilde,
hem de mücadele pratiklerinde yaygınlaşan yanılsamalı söylemlerin zeminini
oluşturur.
“Ucuz emek”, "ucuz emek cehennemi”, "Emek en
yüce değerdir", "Emeğimizin karşılığını istiyoruz, alacağız.” Gibi ifadeler, üretim
ilişkilerinin kendisinden doğan ve bu ilişkilerin, görünüşünü yansıtan
söylemlerdir. Bu söylemler, emek mücadelesindeki sendikalardan, emeğe sözü olan siyasete kadar geniş bir alanda yeniden üretiliyor. Bilincinde
olunsun ya da olunmasın, görünüşü ifade eden bu söylemler kullanıldıkça, gerçeği
gizleyen bir örtü olarak yeniden üretilir.