“An’lar kârın öğeleridir.”
Bu çarpıcı ifadeyi Marx, Kapital’in birinci cildinde, İngiliz fabrika denetmenlerinin
raporlarından aktarıyor. Bu raporlar, kapitalistin üretim sürecinde yaptığı
zaman hesabını bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.
19. yüzyıl İngiltere’sindeki fabrikalarda işgününün her
dakikası hesaplanarak, çalışma zamanı alabildiğine uzatılmaya çalışılıyordu.
Çünkü çalışma zamanına eklenen her an, sermayenin değerlenmesine eklenen bir
zamandı. Bu nedenle satın alınan emek gücü, üretim sürecinde mümkün olduğunca
uzun süre kullanılmak isteniyordu. Bu doğrultuda, üretim sürecindeki her boşluk
ve duraksama; çalışma zamanını genişletmenin bir olanağı olarak görülüyordu. Süreç
buna göre denetleniyordu.
Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte, çalışma zamanının
örgütlenmesi ve denetlenmesi de gelişti. Yeniden biçimlendi. Ancak kapitalistin
üretim sürecine yönelik zaman hesabı hiç değişmedi. Değişmezdi de. Çünkü sermayenin
temel eğilimi, belirli süreliğine satın alınan emek gücünü mümkün olduğunca
uzun süre kullanmaktı. Bu nedenle işçinin işyerinde bulunduğu süre, sermayenin
denetiminin konusu olmaya devam etti.
İşçinin, işyerinde bulunduğu sürenin denetimindeki amaçlarda
biri, bu sürenin ne kadarının fiili çalışma zamanına dönüştürülebileceğiydi. Çünkü işçinin işyerinde geçirdiği toplam süre,
bütünüyle fiili çalışma zamanından oluşmuyordu. Bu durum, işin kendisinden, örgütlenme
biçiminden ve işçinin insani ihtiyaçlarından kaynaklanıyordu. İşe hazırlık,
molalar, vardiya değişimi ve benzeri süreler işgünü içinde yer aldığı halde;
fiili çalışma zamanının dışında kalıyordu. Sermaye ise işin yürütülmesi
açısından zorunlu olan bu süreleri de fiili çalışma zamanına katma
eğilimindeydi. Çünkü sermayenin daha fazla değerlenmesinin yollarından biri de,
işçinin çalışma zamanını uzatmaktan geçiyordu.
Kapitalizmin ilk dönemlerinde sermaye, çalışma zamanını büyük
ölçüde işgününü doğrudan uzatarak artırmaya çalışıyordu. İşçileri daha uzun
süre çalıştırmak, sermayenin başlıca yöntemlerinden biriydi. Bu yöntemle
yetişkin, kadın, çocuk demeden işçiler, ağır koşullarda 16 saate varan sürelerle
çalıştırıldı. Uzun ve ağır çalışma koşullarında emek güçleri adeta yağmalandı.
Bu acımasız sömürüye karşı, işçi sınıfının işgününü sınırlama mücadelesi de
gecikmedi. Verilen mücadeleler, sermayenin işgünü üzerindeki tasarrufuna
sınırlamalar getirdi. Böylece, işgününü uzatmanın olanakları giderek daraldı. Bu
olanaklar daraldıkça sermaye, aynı üretim zamanı içinde daha fazla üretim
sağlamanın yollarını aradı. Bu amaçla, emek üretkenliğini yükseltmeye ve emeğin
yoğunluğunu artırmaya yöneldi. Bununla kalmadı, zaman üzerindeki denetimini,
işgünü içerisindeki çalışma dışı kalan sürelere de uzattı. İşçinin molaları ve
yemek süreleri de bu denetimin konusu haline geldi.
Kapitalistler zaman denetimini öyle
bir noktaya vardırdılar ki, yasaların tanıdığı yemek zamanının işgünü içerisinde
verilmesine bile karşı çıktılar. Öğle yemeği?... Marx, 1844 tarihli yasanın
uygulanmasına ilişkin olarak, bu tutumun ne kadar ileri götürüldüğünü gösteren
bir örnek aktarıyor: “Bu durumda fabrikatörler, 1844 yasasının yemek
saatleriyle ilgili çok kesin hükümlerini işçilerin, fabrikaya gelmeden ve
fabrikadan çıktıktan sonra —yani evlerinde— yemelerine içmelerine izin vermek
gibi anlıyorlardı.” [1] Elbette öğle yemeğini işgünü dışına
çıkarmak, hiç de akla uygun değildi. Ne var ki sermayenin kâr hesabı, akla
uygunluk sınırını da aşıyordu. Bu çerçevede, sermaye yasal olarak tanınmış
yemek zamanını bile; işgününün dışında bırakmaya çalışıyordu.
Elbette zaman denetimi, yemek
zamanının işgününden ötelenmesiyle sınırlı değildi. Zira sermaye, işgününün her
dakikasını fiili çalışma zamanına katmaya çalışıyordu. Bunun için de işçi,
birkaç dakika erken işe başlatılıyor; birkaç dakika geç çıkarılıyordu. Vardiya
bitmesine rağmen çalıştırılıyor, yemek zamanından ve molalardan da birkaç
dakika kırpılıyordu. Böylece işgünü içinde çalışma dışı kalan zaman da
sermayenin kullanımına verilmeye çalışılıyordu. Zira sermaye için üretim
sürecindeki tek bir an bile, boşa geçirilecek bir zaman değildi. Çalışma
zamanına dönüşmeyen her an, sermayenin gözünde kaybedilmiş bir zamandı.
Mola süresinden, dinlenme zamanından ya da işe giriş ve çıkış
arasındaki birkaç dakikadan yapılan kırpmalar, işçinin çalışma zamanını
artırıyordu. Çalışma zamanına katılan
her dakika ise, işçinin yaşamından koparılarak sermayenin kullanımına aktarılan
bir zamandı. Küçük görünen bu zaman parçaları tekrarlandıkça ve
süreklilik kazandıkça; birikerek karşılığı ödenmeyen devasa bir çalışma
süresine dönüşüyordu. Marx’ın fabrika denetmenlerinin raporlarından aktardığı
şu söz, bu hesabın ne anlama geldiğini bütün açıklığıyla gösteriyor: “Günde
bana 10 dakikalık aşırı çalışma izni verecek olsanız cebime yılda fazladan bin
sterlin koymuş olursunuz.”[2]
Birkaç dakikanın hesabı, aslında işgününün en küçük zaman
parçalarına kadar denetlenmesinin bir sonucuydu. Bugün dijital sistemler, kart
okuyucular, kameralar, üretim takip programları ve çeşitli ölçüm sistemleri
sayesinde bu denetim çok daha kolay ve ayrıntılı hale gelmiştir. Eskiden birkaç
dakikanın hesabı ustabaşı gibi denetim görevlileri tarafından tutulur, fabrika
denetmenlerinin raporlarına yansırdı. Bugün ise bu birkaç dakika dijital
sistemler tarafından anlık olarak ölçülebilmektedir. İşin ne kadar sürede
tamamlandığı ve ne kadar beklendiği izlenebilmektedir. Makinelerin ne kadar
süre çalıştığı ya da durduğu ölçülebilmektedir. İşçinin performansı takip
edilebilmekte, üretimin temposu ve çalışma hedefleri bu verilere göre
düzenlenebilmektedir. Böylece çalışma zamanına dönüşebilecek her dakika daha
sıkı biçimde sermayenin hesabına bağlanabilmektedir.
Sermayenin hesabına bağlanan
dakikalar, işçi açısından yalnızca üretim süresine eklenen zamanlar değildir.
Her biri, aynı zamanda işçinin yaşamından koparılan bir zaman parçasıdır.
İşçinin yaşamından koparılan diyoruz; çünkü emek gücü, işçinin yaşamsal
varlığından ayrı bir şey değildir. Bu nedenle işçinin emek gücünün aşırı
tüketimi, işçinin yaşamının da tüketilmesidir.
Çalışma zamanının genişletilmesi ve
yoğunlaştırılması, işçinin dinlenme ve kendini yeniden üretme olanaklarını
daraltır. Yorgunluk birikir, dikkat dağılır ve çalışma kapasitesi giderek azalır.
Zamanla işçinin sağlığı bozulur. Tek tek küçük görünen bu zaman kayıpları tekrarlandıkça,
emek gücünün tüketimi derinleşir. İşçi, artan yorgunluk ve dikkat kaybıyla
çalışmak zorunda kalır; böylece iş kazalarına daha açık hale gelir.
Öyleyse, “An’lar kârın öğeleridir” sözü yalnızca 19. yüzyıl
fabrikalarının çalışma düzenini anlatan bir ifade değildir. O dönemde fabrika
denetmenlerinin raporlarında kayda geçirilen zaman hesabı, bugün farklı
araçlarla ve farklı biçimlerde sürmektedir. Dolayısıyla, sermayenin çalışma
zamanına yönelik amacı değişmemiştir. Değişen şey, bu amacı gerçekleştirmek
için kullandığı yöntemler ve denetim araçlarıdır.
Özcesi, sermaye açısından çalışma zamanına eklenen her an,
kârı büyütmenin bir olanağıdır. İşçi açısından ise bu anların her biri, ömründen çalınan bir zaman parçasıdır. Zira çalışma
süresinin uzatılması ve işçinin zamanına el konulması, emek gücünün daha fazla
tüketilmesine yol açar. Emek gücünün aşırı tüketimi ise işçinin yaşamsal
varlığının tüketimidir. O halde, sermayenin kâr hesabına yazdığı her an,
işçinin ömründen eksilen zamandır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder